İnsanların davranışları aslında buzdağının su üzerinde kalan görünen kısmıdır. Buzdağının görünmeyen, ve çok daha büyük olan kısmı bu davranışları doğuran stratejiler, motivasyonlar, güvensizlikler, geçmiş deneyimlerden oluşur. Çoğunlukla yaptığımız şey insanların davranışlarına tepki göstermektir. Birinin davranışı bizi sinirlendirdiğinde ya da kırdığında ve tepkisel davrandığımızda çok büyük olasılıkla öfkemiz yıkıcı olacaktır, kırılganlığımız ve acımız da bizi bir alıcıya dönüştürecektir. Bunun yerine yapabileceğimiz şey, o davranışa tepki göstermek yerine empati kurmaya çalışmaktır. Empati kurmaya çalışmak bizi buzdağının görünmeyen kısmını düşünmeye ve hissetmeye iter. Karşımızdaki kişinin davranışının nereden geldiğini, nasıl bir motivasyonu olduğunu, onun kendisiyle ilgili neyi ortaya koyduğunu anlama fırsatımız olur. Önemli olan şu ki empati yapmak kendi duygularımızı önemsememek değildir. Empati yaptığımızda aslında kendi değerlerimizi, duygu ve düşüncelerimizi açık bir şekilde ortaya koyup, seni anlıyorum ama ben de böyle hissediyorum deme fırsatımız olur ve bu da hem karşımızdaki insana hem de bize bir seçme şansı verir. Hislerini paylaşmayı ya da paylaşmamayı seçebilir, davranışını değiştirebilir ya da değiştirmeyebilir. Bir kişiye empatiyle, açıklık ve sevgiyle yaklaştığınızda onun da empatiyle yaklaşıp açık olmasına olanak vermiş olursunuz ama bunun bir garantisi yoktur. Biz kendi davranışlarımızla başkaları için alan yaratabiliriz, ama o alana girmek ya da girmemek halen o kişinin seçimidir. Bizim oluş şeklimizle bir başkasını değiştirip dönüştüremeyeceğimizi kabul etmemiz gerekir, ancak isteyen biri için bunu kolaylaştırabiliriz. İşte bu noktada da bizim ne istediğimiz girer devreye. Bir ilişkide iki taraf aynı dilden konuşmuyorsa, yani bir nevi bir taraf İngilizce bir taraf Türkçe konuşuyorsa ilişki ancak belli bir yere kadar ilerleyebilir. O nokta bizim istediğimiz, bizi tatmin eden ve içinde olmaktan mutlu olduğumuz bir nokta mıdır bunu kendimize sorup bir karar vermemiz ve seçim yapmamız gerekir.
Sorun şu ki aslında biz çoğu zaman seçim yapma noktasına gelmek istemeyiz. Çünkü ilişki içerisinde bulunduğumuz insanları çoğunlukla kendi özümüzdeki çok temel bir değerle özdeşleştiririz – değerliliğimiz, sevilebilirliliğimiz, yeterliliğimiz, iyiliğimiz gibi.. Ve bir seçim yapmak bu temel değerimizden vazgeçmek gibi hissettirir. Biz Türkçe konuşuyorsak karşımızdaki İngilizce konuşan kişinin isteyip istemediğini göz önünde bulundurmadan ona Türkçe öğretme çabamız aslında kendimize o temel değerimizi kanıtlama çabasıdır – sevilebilir olduğumuzu, birşeyleri dönüştürebilecek kadar iyi olduğumuzu, değerli olduğumuzu kanıtlama çabaları. Ancak hep yaptığımız gibi bunu kendmize bir başkası üzerinden kanıtlamaya çalıştığımız sürece asla gerçek olmayacaktır. İronik olan şudur ki aslında ancak bize hizmet etmeyen ve bizi tatmin etmeyen bir döngüden çıkarak sevilebilir olduğumuzu kabul etmiş oluruz. BB – Nisan 2015

Paylaş: