“Bugün size “ruh”tan bahsetmek istiyorum. Dinsel mitolojinin ölümsüz unsuru olan ruhtan bahsetmeyeceğim, çünkü ben inançsızım. Ve popüler kültürün malzemesi olan, kişisel gelişim teranesinin doymak bilmez müşterisi olan “ruh”tan da bahsetmeyeceğim. Benim “ruh”tan kastım, birey olarak, inançlarımızın, değerlerimizin ve hareketlerimizin dalga dalga yayıldığı sismik merkezdir.
Her Nisan ayında sıradışı bir şeyin yaşandığı New York’ta yaşıyorum. İlkbaharın ilk günlerinde, havanın sertlikten yumuşaklığa geçtiği günlerde, şehri bir memnuniyet sarar – insanlar yürürken ellerindeki ekranlardan başlarını kaldırırlar ve yabancılar birbirlerine gülümserler. Bir kaç kısa gün boyunca, beraber nasıl yaşayabileceğimizi ve birbirimize karşı nasıl olabileceğimizi hatırlar gibi oluruz.
Ben de bisikletim üzerinde yaşamaya başlarım – her yere bu şekilde ulaşırım – ve geçenlerde, baharın o ilk günlerinden birinde, Brooklyn’den Harlem’e bisikletimi sürüyordum. Bir yere yetişmem gerekiyordu ve oldukça hızlı sürüyordum – ki bunu yapmayı severim ve itiraf etmeliyim ki bundan saçma bir gurur duyarım – ama bir taraftan o yolculuğun, nehrin, erik çiçekleri kokan bahar havasının tadını çıkarıyordum. Sonra, bisiklet yolunda arkamda birini hissettim, beni yakalıyor ve benden bile hızlı gidiyordu. Bir anda bir şekilde rekabetçi hissettirdi. Beni sollayıp geçmeye çalışıyordu. Daha hızlı sürdüm, ama o da yakalıyordu. Neticede, beni geçti – ve garip bir şekilde mağlup edilmiş hissettim.
Ama benim yanımdan yol alırken, adamın elektrikli bisiklette olduğunu fark ettim. Hem bir telafi hissiyatı hem de büyük bir haksızlık hissettim – dürüst, kas gücünü kullanan pedalcıyı son derece demoralize eden haksız motorize bir avantaj. Tam bu kendini haklı ve üstün görüşle kendimi bulmaktaydım ki, başka bir şey fark ettim – arkasında bir restoranın ismi yazıyordu. Yemek dağıtan bir kuryeydi. Yanımdan basıp geçmesinin sebebi beni hor görmesi değildi ya da adaletsiz bir rekabet üstünlüğü olduğu için değildi, daha ziyade bu onun gündelik savaşı olduğu içindi – bu göçmen, hayatını böyle kazanıyordu.
İlk tepkim ne kadar şanslı olduğuma dair şükran duyarak mahçup olmaktı – çünkü ben de oldukça fakir bir ülkeden gelen bir göçmenim ve beni New York’ta hayatta kalabilmek için elektrikli bir bisiklet üzerinde yemek kuryesi olmaktan alıkoyan şey, seçim ve şansın mucizevi bir şekilde birleşmesiydi. Belki o adamın benden çok daha tatmin bir hayatı var – belki onun iyi bir annesi var ve eve hayatının aşkının yanına gidiyor ve geceleri keman çalıyor. Bilmiyorum, hiç bir zaman da bilmeyeceğim. Ama konu şu ki, kendi hızımı onunkiyle, onun hayatını benimkiyle kıyaslamaya başladığım an, bu bahar gününde kendi deneyimimi terk ediyor ve kendimi, ne benim ne de onun olan bir hayat limbosuna atıyordum.
Bulgaristan’da büyüdüm ve çocukluğumun ilk yılları komunist dikatatörlük altında geçti. Bütün kötü yönlerinden bağımsız olarak, komunizmin bir umut ışığı vardı – herkes çok aza sahip olduğunda, kimse, bir başkası onu motorize bir ayrıcalıkla geçip gidiyormuş hissine kapılmazdı.
Bulgaristan’dan U-Penn’e geldim, o aynı seçim ve şans birleşimiyle. Penn’e geldiğimde, çocukluğumdan çok daha farklı bir deneyim yaşadım. Bir anda, okulun parasını ödemek için dört işte çalışıyordum, herkes elektirkli bisikletteymiş ve ben pedal çevirdikçe yerin dibine giriyormuşum gibiydi.
Bu tabii ki, yoğun olarak akranlardan oluşan her ortamda olan şeydir : kendini mukayese etme kaçınılmaz olur. Finansal olarak denk olmamak benim zehrimdi ama bunu aklınıza gelebilecek her ayrıcalık ekseninde ve her kişilik boyutunda yaparız – zeka, güzellik, atletiklik, karizma.
Kendini mukayese etmeyle ilgili konu şu: Size kendi deneyiminizi terk ettirirken – kendi ruhunuzu, kendi yaşamınızı terk ettirirken, en uç noktasında boyun eğmeyi besler. Eğer sürekli olarak sahip olunacak daha fazla bir şeyler olduğunu hissedersek – hayatta belirli bir avantajı olanların ulaşabildiği ama bizim için ulaşılmaz kalan bir şeyler – çaresiz hissetmeye başlarız. Bu çaresiz boyun eğişin en zehirli ürünü sinizm – iyiliği ve toplumsal değerleri hor görerek kişisel menfaatlerin üstünlüğüne inanamaktır, alaycılıktır. Sinizm merak, hayal gücü ve azimden yoksundur.
Bugün, ruhun sinizmden korunmaya acil ihtiyacı vardır. En iyi savunma silahı, kuvvetli, arsız, enerjik, akıllı ve samimi umuttur – kör iyimserlik değildir, çünkü o da bir çeşit boyun eğmedir, her şeyin bir şekilde iyi olacağına ve bizim kendimizden bir şey vermemize gerek olmadığına inanmaktır. Ben eleştirel düşünce ile güçlendirilip cesaretlendirilen, kendimizde ve dünyada neyin eksik olduğunu aklı başında bir şekilde belirleyebilen, ama sonra da onu yaratma yollarını ve buna dair gerekli uğraşları tasavvur edebilen umudu kastediyorum.
İçindeki pasiflik ve boyun eğiş ile, sinizm ruhun donması, kireçlenmesidir. Umut, ruhun bağ dokusunu esnetir, daha yüce bir şeye kıvrak bir uzanıştır.
Sinik olmamaya çabalayın, umut veren bir kuvvet olun, hakikatın savunucusu olun. İnsanları yükseltmeyi seçin, düşürmeyi değil – çünkü bu her zaman bir seçimdir ve çünkü her zaman böyle yaparak kendinizi de yükseltirsiniz.
Kendi değerinize dair içsel bir barometre geliştirin. Önümüzdeki on yıl içerisinde kullanılmaz hale gelecek olan, sayfanızın kaç kişi tarafından görüntülendiği, beğeniler, re-tweet’ler ve tüm bunlar gibi aptalca kalfikasyon ölçütlerine direnin. Ruhunuzun sağlamlığını onlara bağlamayın. Yaptığınız şeylerin kimin için ne değerini olduğunu onlar ölçemez. Kim olduğunuzu ve değerinizi onlar anlatamaz size. Onlar size “keşke daha hızlı pedal çevirebilseydim” dedirten moral bozucu elektrikli bisikletlerdir – sayfanız daha fazla görüntülense, daha fazla like ve retweet alsanız kendi hayatınıza daha değer olurdunuz.
Öyle bir dünyaya giriyorsunuz ki, kendiniz için her ne kariyer seçerseniz ya da yaratısanız – unutmayın ki bulabileceğiniz işler gibi yaratabileceğiniz işler de var – sıklıkla inşa etmek ve yıkmak arasında bir seçimle karşı karşıya kalacaksınız.
İnsanlığın evrensel ihtiyaçlarından biri, hareketlerimizle dünyayı bir şekilde etkileyebilmektir, varlığımızla bir ayak izi bırakabilmektir. İnşa etmek de yıkmak da bir iz bırakır, dünya üzerinde etki ve kontrol sahibi olduğumuz hissi verir. Yıkım bazen gereklidir – hasarlı ve hasar veren sistemler ortadan kaldırılmalıdır ki daha canlandırıcı olanlara yer açılsın. Ama tek başına yıkım, onu takip eden bir inşa olmadığında, uyuşturur ve tembeldir. İnşa etmek çok daha zordur, çünkü yeni ve daha iyi bir şeyi hayal edebilme yetisi ve başarısız olma riskine rağmen, onu inşa etmeye çaba sarfetme istekliliği gerektirir. Ama bu neticede de çok daha tatmin edicidir.
Kaderinizi belirgin ya da belirsiz şekillerde inşa etme ve yıkım ayrımında bulabilirsiniz. Ve çekiç kullanan, bir şeyleri, insanları ya da fikirleri yerle bir ederek daha fazla ilgi ve daha çabuk sonuçlar elde eden vandal ile daha yüce gönüllü bir vizyonun ardında, yeni, güzel ve yaratıcı bir şeyler yaratacak temeli sabırla yontan, kültürel heykeltraş arasında seçim yapmanız gerekecek.
Kültürümüz, inşa etmekten ziyade yıkmak üzerinden puan aldığınız, yapıcı bir umuttan yola çıkarak çalışan ve yaşayan insanları eleştiri ve küçümseme ile kuşatan bir ödül sistemine sahip. Sinizme sadece direnmeyin – kendinizle, sevdiklerinizle ve kültürü şekillendirdiğiniz iletişiminizle sinizme karşı aktif olarak savaşın. Bütün yıkımlar gibi, sinizm de kolay ve tembeldir. Toplumumuzda insan ruhuna dair samimi, aktif ve yapıcı bir umutla yaşamaktan daha zor ama daha da tatmin edici bir şey yoktur. Bu, sinizme karşı en güçlü panzehirdir ve bir cesaret ve direnç eylemidir.
Ruhunuz için de en hayat verici besindir.
Yaşamda ilerlerken, sıkı pedal çevirin – çünkü bir yerlere ancak bu şekilde varırsınız ve eğlencelidir ve kendinizi kendi iradeniz ve niyetinizin gücüyle ileriye sürmek inanılmaz tatmin edicidir. Ama temponuzun sadece sizin kendi yaşam gücünüzün standartlarını karşıladığından emin olun. Elektrikli bisikletleriyle sizi geçenlere enerjinizi harcamayın çünkü onların savaşını asla bilemezsiniz ve buna odaklandığınız an kendi ruhunuzu terk edersiniz.
Onun yerine, bisikleti sürün – ama bahar havasını içinize çekmeyi ve arada bir yabancılara gülümsemeyi de hatırlayın. Anti-sinizmin en iyi yolu birbirine karşı iyi olmaktır.” Maria Popova
