1955 yılında, Boston’daki Massachusetts General Hospital anestezi şefi olan H.K. Beecher, Güçlü Plasebo isimli, çığır açıcı nitelikte bir makale yayınladı. Bu makalede, Beecher, iki düzineden fazla tıbbi vakanın tarihçesinin değerlendirmesini ve kendi bulgularını anlatıyordu ve hastaların üçte birine yakınının aslında hiçbirşey yapılmadan iyileştiklerini belgeliyordu. Bu olguyu tanımlamak için kullanılan terim, plasebo tepkisi ya da daha çok bilinen haliyle plasebo etkisiydi.

Plasebo, hastaları, üzerlerinde faydalı bir prosedür uygulandığına ya da tedavi edici bir unsur aldıklarına inanmaya yöneltilir fakat gerçekte onlara hiçbir iyileştiric gücü olmayan şeyler verilir.

Plasebo, şekerli bir draje ya da klasik bir tuz çözeltisi kadar basit olabileceği gibi içeriğinde hiçbir şey yapılmayan gerçek bir ameliyat kadar komplike de olabilir. Bir başka deyişle, hastalar tıbbi bir çalışmaya katılmaya mutabık olsalar da, o çalışmadaki rollerin ne olacağını tam olarak bilmeyebilirler. Plasebo etkisini test etmek için, ameliyatın bütün deneyimlerini yaşamaları gerekebilir – anestezi, kesikler ve dikişler gibi. Ama aslında gerçekte hiçbirşey eklenmemiş, alınmamış ya da değiştirilmemiştir. Hiçbir organa müdahele edilmemiştir. Hiçbir tümör alınmamıştır.

Burada önemli olan şudur, hastalar bir şey yapıldığına inanır. Doktora ve modern tıbba olan güvenleri sebebiyle, deneyimledikleri şeyin durumlarına yardımcı olacağına inanırlar. Onların bu inancının varlığında bedenleri de gerçekten ilaç almış ya da gerçek bir operasyon geçirmiş gibi tepki verir.

Beecher, değerlendirdiği hastaların yaklaşık üçte birinin plaseboya pozitif reaksiyon gösterdiğini raporlamış olsa da, başka çalışmalar, hastaların tedavi edildiği ortama göre bu reaksiyon oranının daha da yüksek olabileceğini gösterir.Örneğin, migren ağrıları ve siğil alımının başarı oranları yüksektir. 2000 yılında New York Times’da yayınlanan aşağıdaki makale plasebo etkisinin ne kadar güçlü olabileceğini ortaya koyar:

Kırk yıl önce, Leonard Cobb isimli genç bir Seattle kadiyolojisti eşsiz bir prosedür denemesi uyguladı ki bu prosedür sonradan anjin için yaygın olarak kullanılmıştır. Bu uygulamada, doktorlar göğse ufak yarıklar açarak iki atardamarı bağlarlar ki kalbe giden kan basıncı artsın. O zamanların popüler tekniğiydi – hastaların yüzde 90’ı işe yaradığını söyledi – ama sonra Cobb, bunu, yine yarıkları açtığı ama atardamarları bağlamadığı plasebo ameliyatı ile karşılaştırdığında, düzmece ameliyatlar da bir o kadar başarılı oldu. İç meme atardamar bağlaması olarak bilinen bu prosedür kısa zaman sonra durdurulmuştu.

Mayıs 2004’te, bir grup bilimadamı Italya’daki Turin Medical School Üniversitesi’nde eşi görülmemiş bir çalışmayla tıbbi bir durum içerisinde, inancın iyileştirici gücünü araştırdı. Önce, dopamini taklit eden ve hastaların semptomlarını rahatlatan ilaçlar enjekte edilerek başlandı. Burada şunu belirtmek önemli, ilaçların bedendeki ömürleri kısadır ve etkileri sadece 60 dakika civarı sürer. Etkileri tükendikçe, semptomlar geri döner.

24 saat sonra, hastalar, beyin kimyasallarını normal seviyelere çekeceğine inandıkları tıbbi bir prosedüre sokuldular. Ama aslında gerçekte, durumları üzerinde hiçbir etkisi olmayan basit bir tuz çözeltisi verilmişti.

Prosedürü takiben, hastaların beyinlerinin elektronik çıktısı mucizvi bir şey gösteriyordu. Beyin hücreleri, prosedüre karşı, orijnalde semptomları iyileştiren ilaçları almışlar gibi tepki vermişti. Takım lideri Fabrizio Benedetti, çalışmanın dikkate değer niteliğiyle ilgili yorum yaparken, “İlk defa onu [etkiyi] tek sinir hücresi seviyesinde gördük” dedi.

Turin Üniversitesi bulguları, daha önce Vancouver’daki University of British Columbia’da bir takım tarafından yapılan çalışmaları destekliyordu. O araştırmada, plaseboların, onları alan hastaların beyinlerindeki dopamin seviyesini gerçekten artırabileceği raporlanmıştı. Benedetti, çalışmalarını daha öncekilerle de bağlayarak, “bizim gözlemlediğimiz değişiklikler de dopamin salgısı tarafından tetiklendi” spekülasyonunu ortaya atmıştı.

Psikolojinin babası olarak bilinen William James, M.D’nin, vermek üzere eğitildiği ilaçları hiç kullanmamış olmasının sebebi de tam olarak bu etki olabilir. 1864’te yazılan bir makalede,neden iyileşmenin asıl gücünün, uygulanan prosedürlerden ziyade doktorların hastalara kendilerini nasıl hissettikleriyle ilgili olarak ne derece yardımcı olduklarıyla ilgili olduğuna dair şüpheye yer bırakmamıştı. “Tıp ile ilgili ilk izlenimlerim şu ki, orada çok fazla riyakarlık var, ve ameliyatlar istisna olmakla beraber (onlarda olumlu bir şeyler başarılabiliniyor bazen), doktor, varlığının, hasta ve ailesi üzerindeki ahlaki etkisiyle, diğer herşeyden daha çok etki yaratabiliyor.
İnsanlar var olduğundan beri, onların acılarını sonlandırmak ve deneyimledikleri tıbbi durumları iyileştirmek üzerine çabalar olmuştur. İyileştirmenin tarihi, 8,000 yıldan daha geriye kadar gitse de, “modern” tıp 20.yüzyılda başlamış kabul edilir.

Bundan önce, kullanılan pek çok ilacın çok az düzeyde aktif içerik olarak barındırıyor olması muhtemeldir. Eğer bu doğruysa, o zaman, plasebo etkisi, eski iyileşmelerin büyük bir yüzdesini oluşturuyor olabilir ve insanlığın modern zamanlara kadar ayakta kalmasında ciddi bir rolü var demektir.

Eğer, hayata dair olumlu inançlar gerçekten hastalıkları geri çevirme ve bedenlerimizi iyileştirme gücüne sahipse, kendimize çok açık bir soru sormalıyız: Olumsuz inançların etkisi ne kadardır? Örneğin, Yaşımızla ilgili düşünme şeklimiz, gerçekte nasıl yaş aldığımızı nasıl etkiliyordur ?
Bize sürekli olarak sağlımızı kutlayan değil de hasta olduğumuzu empoze eden medya unsurlarına maruz kalmanın sonuçları nelerdir ? Bu sorulara cevapları bulbilmek için arkadaşlarımıza, ailemize ve etrafımızdaki dünyaya bakmamız yeterlidir.

http://www.greggbraden.com/blog/the-power-of-the-placebo-effect/
Paylaş: