“Yol görünüyor, sonra görünmüyor, yamaç
gitmen gereken yolu gizliyor ve sonra açığa çıkarıyor,
yol senden çekip gidiyor, seni ipince havanın üzerinde
yürümeye terk ederek, sonra yakalıyor seni, yukarı kaldırıyor,
düşeceğini sandığın anda
ve neticede yol hep ileriye doğru,
izlediğin yol, seni geleceğine
taşımış olan yol, buraya getiren,
bazen umudunu senden alsa da,
yol üzerinde kalbini kırmak zorunda kalsa da:
kendi içindeki çok uzak bir yerden,
dışarıya, açığa çıkmaya doğru yürümüş olma hissi,
kendini, hem senin içinde hem de senden çok uzakta durur görünen
bir şey için riske atmış olmak,
seni neticede izleyebileceğin tek yola geri çağıran o şey için,
yapmış olduğun gibi, sevgi kalıntılarının içinden yürürken,
ve geceleyin güvenli varış için bir dua haline gelen o sesle konuşurken,
öyle ki bir gün fark ettin ki istediğin şey
çok uzun zaman önce olmuştu başlamadan önce mesken tuttuğun yerde
ve yol boyunca attığın her adımda, seni ilk başta yola çıkaran
ve cezbeden kalbi, zihni ve umudu taşımıştın
ve bir yol bulmaya dair basit dileğinde
ulaşabileceğin herhangi bir hedefin yaldızlı çatılarından çok daha fevkaladeydin:
sanki en başından beri, bitiş noktasının
altın kuleler ve neşeli kalabalıklarla dolu bir şehir olabileceğini düşünmüştün
ve köşeyi dönüp yolun sonu olduğunu düşündüğün yerde,
sadece basit bir yansıma buldun,
ve sana bakan yüzün altında net bir açığa vurum,
ve onun altında başka bir davet, hepsi tek bir bakışta:
sanki ebediyen aradığın bir kişi ve yer gibi,
sana gerilerden işaret eden geniş bir özgürlük sahası gibi,
sanki başka bir hayat gibi, yol hala uzayıp giderken.”

David Whyte

Paylaş: